Üye Giriş

Kullanıcı Adı / Öğrenci No:  
Parola  
 
Beni Unutma:
Şifremi Unuttum

 

                                 ANNE-BABALARA ÖSS KILAVUZU

  

                                               SUNUŞ
Bu kitapçık, sınava hazırlık sürecindeki gençlerle ve anne-babalarla yaptığımız görüşmelerin gösterdiği bir ‘lüzum’ sonucunda ortaya çıkmış bir çalışmadır. Kitapçık, okun(abil)sin diye olabildiği ölçüde kısa tutulmuştur.
ÖSS’ye hazırlık süreci çoğu gencin yaşamındaki ilk ciddi ‘sınav’dır. Elbette ÖSS bir hayat-memat meselesi, bir ölüm-kalım savaşı değildir. Ama eğitimiyle ve bundan sonraki yaşamının nasıl şekilleneceği, nasıl olacağıyla ilgili belirleyici bir sınavdır. ‘Örgün eğitim’ anlamında eğitimine ‘tamam mı, devam mı?’ sorusunun cevap bulacağı bir sınavdır.
Böylesi bir sınavı hafife alarak veya olduğundan daha fazla önem vererek bir yere varamayacağımız ve çocuğumuza yardımcı olamayacağımız açıktır. Peki, bu sınavı nasıl algılamalıyız? Bu dönemde çocuğumuza nasıl davranmalıyız? Çocuğumuza neler yaparak veya neler yapmayarak yardımcı olabiliriz?
Her anne-baba çocuğunun mutlu – başarılı - kendisiyle barışık - çevresiyle uyumlu - sevgi ve saygı dolu bir evlat olmasını ister. Ama özellikle ÖSS v.b. sınavlara hazırlık sürecinde anne-babalarımızın yaptıkları hatalar da ortadadır.
İşte bu kitapçığın amacı (anne-babalığın sınav süreciyle sınırlı olmayan ve zamanla geliştirilip ustalaşılan bir meslek olduğu bilinciyle) yukarıdaki sorulara bir ölçüde açıklık getirebilmek; ÖSS hazırlık sürecini yara almadan, ömür boyu sürecek kırgınlık ve üzüntüler yaşamadan, dahası çocuğunuza gerçekten destek olarak atlatabilmenize yardımcı olmaktır.

Bazı bölümlerde söylemek istediklerimizi, insan olarak kişisel zayıflılarımızı komik ve çarpıcı şekilde ifade ettiğini düşündüğümüz karikatürler koyduk. Keyifle okumanız ve yararlanmanız dileğiyle…

                                                                                                                    

Kitapçığa içten duygular ve profesyonel gözlemleriyle esas rengini veren Antalya Mezun Dershanesi rehberlik uzmanı Sevi Oğultekin’e teşekkür ediyorum.

   Onur TULUK      

 

 

 

ÖSS BİR ÖLÜM KALIM SAVAŞI MIDIR?
Çoğu anne-baba için ÖSS çocuğunun tek kurtuluş yoludur. Üniversite okumazsa yapabileceği başka hiçbir iş yoktur. Üniversite mezunu olmayan kişiye iş de yok, hayat hakkı da yoktur. Zaten ona, ne büyük bir miras bırakabilecektir, ne de ona işletmesi için bir işyeri bırakabilecektir. Ki zaten eğitimsiz bir kişiye bırakılacak bir işyeri batmaya mahkûm değil midir? Atalarımız ‘Hazıra dağ dayanmaz!’ diye boşuna mı demiş.
Ee o halde, bu sınavı mutlaka kazanmalı(!) Kazanmayana hayat hakkı yoktur(!)
Öyle midir? Yani gerçekten ÖSS bir ölüm-kalım savaşı mıdır? Üniversiteli olmayana hayat hakkı yok mudur? Hayatta başarılı, mutlu ve zengin olmanın tek yolu üniversite midir? Gerçekten de eğitim almanın, kendini tanımanın, insanlarla başarılı ilişkiler kurabilmenin, para kazanabilmenin tek yolu üniversite midir?
Yukarıdaki sorulara hemen ‘evet’ cevabını vermeden aşağıdaki tabloya bir göz atın:

TÜRKİYE’NİN EN ZENGİNLERİ - 2007
1
KOÇ AİLESİ – KOÇ HOLDİNG
2
SABANCI AİLESİ – SABANCI HOLDİNG
3
DOĞAN AİLESİ – DOĞAN HOLDİNG
4
ŞAHENK AİLESİ – DOĞUŞ GRUBU
5
ÜLKER AİLESİ – ÜLKER GRUBU
6
ŞARIK TARA – ENKA HOLDİNG
7
KAMİL YAZICI – ANADOLU GRUBU
8
DİNÇKÖK AİLESİ – AKKÖK GRUBU
9
İZZET ÖZİLHAN – ANADOLU GRUBU
10
M.E. KARAMEHMET – ÇUKUROVA GRUBU
11
ECZACIBAŞI AİLESİ-ECZACIBAŞI HOLDİNG
12
MEHMET BAŞARAN – HABAŞ GRUBU
(*)     Kaynak: Ekonomist Dergisi
(**)   Yukarıdaki listede yer alan aile şirketlerinin hemen hiçbirinin kurucusu üniversite mezunu değildir.
Ve artık, şunları bir görelim:
●   Evet, ÖSS bir ölüm-kalım sınavı değil.
●   Elbette ÖSS bir insanı yaşamda başarıya ve mutluluğa ulaştıracak tek sınav değil.
●   ÖSS ya da ÜNİVERSİTE insanı zenginliğe ulaştıracak tek yol değil; hatta amacı sadece zenginlik olanlar için üniversite çok dolaylı/dolambaçlı bir yol.
●    Zaten dünyanın ve ülkemizin en zenginleri üniversite mezunları da değil.
İster dünya çapında, ister ülkemiz içerisinde bugün ‘en zenginler’, ‘en çok kazananlar’ ya da ‘en çok vergi verenler’ sıralamalarında liste başı olanlar içerisinde üniversite mezunu o kadar az kişi var ki, rakamları gördüğünüz de belki çocuğunuzun üniversiteli olmak için çalışmayı bırakmasını bile isteyebilirsiniz.
Peki, bu durum üniversite okumanın değerini ya da önemini tamamen yok sayabileceğimiz anlamına mı geliyor. Elbette hayır. En azından bu ailelerde artık bayrağı devralmış ikinci-üçüncü nesilden kişilerin hemen hepsinin üniversite mezunu olmasından başlayarak, üniversite okumanın öneminin günümüzde giderek arttığı söylenebilir.

 

Evet, üniversite önemli, ama kişide başka bazı özellikler de bulunduğunda önemli ve değerli.
●     Bir genç sağlığından, moralinden, özgüveninden çok şey kaybetmeden, tam tersine moral, özgüven ve iç disiplin kazanarak, özsaygısını daha bir yükselterek bu sınavı kazanma mücadelesini veriyorsa
●      Önüne bir hedef koyup (sizin koyduğunuz hedef için değil), o hedef için çabalıyorsa,
●      Hedefine ulaşmak için bazı zevklerinden, yemesinden, uykusundan fedakârlık yapmanın tadına varmışsa,
●      Bir başarısızlığa uğradığında sizden daha çok kendisi üzülmeye başlamışsa,
●      Kısaca, kendisi olmanın, kendisi için, kendi geleceği için (ve tabii sizi mutlu etmek için) çalışmanın, kendi yaşamının sorumluluğunu üstlenmenin gururunu yaşamaya başlamışsa…
Bu genç kazanmış demektir.
Peki, çocuğumuzun böyle bir genç insan olması için neler yapmalıyız?
İşe her istediklerini almakla/yapmakla başlayalım mı?

 

 

“HER İSTEDİĞİNİ YAPIYORUZ YİNE DE ÇALIŞMIYOR!”

Her istediklerini yaptığımız için çalışmıyorlar sevgili anne-babalar. Çocuklarımızın çoğu; gerçekten çalışmanın, emeğin, alın terinin ne olduğunu bilmiyorlar.
Aşağıdaki yakınmalar size de tanıdık geliyor mu?
       Ya biraz ya da hiç ders çalışmıyorlar,
       Defalarca çalışacakları sözünü verip yine de çalışmıyorlar,
       Odalarını toplamıyorlar, her tarafı dağıtıyorlar, hiçbir şeyin kıymetini bilmiyorlar,
       Marka düşkünlükleri bizi zorluyor, alamayacağımız şeyleri istiyorlar,
       Saygısızlar, inatçılar,
       Bilgisayarın başından kalkmıyor, cep telefonuna yapışıp saatlerce konuşup bizi çileden çıkarıyorlar,
       Her gün tartışmaktan ve kapıların çarpılmasından bıktık,
       Anlatıyoruz “bu senin geleceğin” diye anlamıyorlar, umursamıyorlar,
       “Çalışıyorum” diye hem bizi hem kendini kandırdıklarını sanıyorlar,
       Ne yapacağımızı şaşırdık kaldık, tek istediğimiz sadece ders çalışması başka bir şey istemiyoruz,
       Biz onlar için ölüyoruz, onlar bizim için hasta bile olmuyorlar...
Nereden geldi bu çocuklar? Sanki bizim canımızdan bir parça değiller de başka gezegenlerden gelmişler gibi... Bırakın aynı dili konuşmayı, anlaşmayı birazcık konuşamıyoruz bile çocuklarımızla.
 
 

“BİZ BUNLARIN YAŞINDAYKEEEN...”

Dünyamız hızla küreselleşme denen tuhaflığa doğru giderken ve her şey müthiş bir hızla değişirken nasıl umabiliriz ki çocuklarımızla anlaşabilmeyi... Nasıl anlatabiliriz ki onlara:
       Kendi çocukluğumuzu...
       Oyuncağımızın bile olmadığını, ama hayal dünyamızın daha zengin olduğunu...
       İdeallerimizi...
       Kitap okumanın bizler için ne kadar önemli olduğunu…
       Hem okuyup hem çalıştığımızı...
       Bazılarımızın kışı su çeken tek bir ayakkabıyla geçirmek zorunda olduğunu...
       Çekilen sıkıntıları...
       Ve bu sıkıntılardan kurtulmanın tek yolunun okumak olduğunu gördüğümüz içinde dört elle okumaya sarıldığımızı...

       Belki çalışmak zorunda olduğumuz veya imkânlarımız elvermediği için okuyamadığımızı nasıl anlatabiliriz?

 

 

Ve anlattıklarımızdan ders çıkarmalarını nasıl bekleriz?

Bizim yaşadıklarımız onlar için çok şey ifade etmiyor ne yazık ki... Geçmiş ve gelecekten daha çok “şu an”la ilgililer. Çünkü bizim çocuklarımız, çok kanallı televizyona, bilgisayara, cep telefonuna ve bolluğa doğdular, hızla yaşayıp çabuk sıkılıyorlar, bizim için önemli olan bazı değerler onlar için çok saçma. Ama yinede çocuklarımızın çalışmamalarının ve sorumsuzluklarının suçunu sadece hızla değişen dünyaya yıkmak doğru olmaz.

Ama yinede çocuklarımızın çalışmamalarının ve sorumsuzluklarının suçunu sadece hızla değişen dünyaya yıkmak doğru olmaz.

 

 

ONLARIN BÖYLE OLMASINDA BİZİM HİÇ Mİ SUÇUMUZ YOK?

●     Çektiğimiz sıkıntıları canımızın parçası olan çocuklarımız da çekmesin diye onlara kıyamayan, bizim olmadı onların olsun diye zorlanarak da olsa her istediklerini alan bizler değil miyiz?

●     İlkokulda, lisede “Benim çocuğum çok zeki hiç çalışmadan sınıflarını geçiyor!” diyerek zekâsıyla (!) birlikte tembelliğini de övmedik mi?

●         Hem 'Sen artık büyüdün, böyle davranmamalısın!' deyip, hem de hiç bir sorumluluk vermeyen biz değil miyiz?

●         Kendi kusurlarını, kendi çelişkilerini unutup ondan mükemmel olmasını bekleyen, ona hata yapma hakkı tanımayan biz değil miyiz?

●     Karşısına çıkan kapalı her kapıyı ona kıyamadığımız için onun yerine açan, ama şimdi kocaman dev bir kapıyı tek başına açmasını isteyen de biz değil miyiz?
●     Önce “Sorumsuzsun, bilinçsizsin, çalışmıyorsun…” diye kızıp - hatta bağırıp çağırıp sonra vicdan azabıyla, fazla yüklendiğimiz, haksızlık yaptığımız düşüncesiyle o birkaç zamandır istediği kameralı cep telefonunu alan biz değil miyiz?
●     Ona yaşamı, sorumluluk almayı, öz-disiplini öğretmek için zaman ayırmak, onu gerçekten dinlemek yerine, istediği oyuncağı alıp başımızdan uzaklaştıranlar bizler değil miyiz?  
●     Kıyamadığımız için hayatında bir metre toprağı bile çapalatmadığımız, markete bir ekmek almaya bile göndermeye, iki bardak yıkatmaya bile kıyamadığımız çocuklar bizim çocuklarımız değil miydi?
(Gerçekten de çapa yapmayı, tabak yıkamayı bilen, ‘zeki!’ diye pohpohlanmak yerine, çalışkanlığı övülen çocuklar üniversite hazırlığa geldiklerinde daha başarılılar, girdikleri dersin, öğrendikleri her bilginin, aldıkları her etüt saatinin kıymetini biliyorlar ve başarı da geliyor zaten.)
Şimdi,
●     ‘Hadi bakalım şimdi şu kocaman tarlayı çapala!’ diyoruz.
●     Adeta, ‘ekmediğimiz tohumun çıkmasını bekliyoruz.’
 ●    ‘Sorumluluğunu bilmesini’ bekliyoruz.
Ama olmuyor.
Ama sonunda duyduğumuz hayal kırıklığının sebebi birazda biz değil miyiz sevgili anne babalar? Ne yapmamız gerekiyor peki? Onlar bizi, biz de onları anlayamıyoruz. Anlayabilmek ve birazda olsa anlaşabilmek, kırmadan kırılmadan çocuğumuzun bir gelecek oluşturmasına yardımcı olabilmek için, iç disiplini kuvvetli, sorumluluk sahibi, kendine güvenen bireyler olmaları için ne yapmalıyız? Dünyaya birazda onların penceresinden bakabilmek için ne yapmalıyız?
Onu tanımakla işe başlayabiliriz. (‘Ne yani ben çocuğumu zaten tanımıyor muyum?’ diyenlerinizi duyar gibi oluyoruz. Ama yine de sonraki başlığa bir göz atın bakalım.)
 
ÖSS’ye HAZIRLANAN GENÇ HANGİ GELİŞİM DÖNEMİNDE VE NELER HİSSEDİYOR?
  
Yılların geçtiğini, bir yıl daha kaybetmemesi gerektiğini düşünüyoruz. ÖSS’nin stresine, sınav kaygısına biz onlardan daha çok kendimizi kaptırmışız. Peki, o neler hissediyor? Dünyaya hangi pencereden, nasıl bir pencereden bakıyor?   
Üniversite sınavına hazırlanan genç henüz ergenlik dönemi içindedir ve gelişim dönemleri içinde, bir insanın belki en fazla zorlandığı dönemdir bu dönem. Ergenlik:
-          Çelişik duygu ve düşüncelerin aynı şiddetle savunulabildiği, aynı şiddette yaşanabildiği,
-          Gencin her şeyin en iyisini kendisinin bildiğini, yaşamın sırrını çözdüğünü zannettiği,
-          Anne-babayla, çevreyle, dünyayla kavga halinde olduğu,
-          Kimsenin kendisini anlamadığına inandığı bir dönemdir.
Tabii her genç bu dönemi farklı yaşar; bazı gençler daha hafif yaşarken bazı gençler oldukça ağır yaşarlar hem kendilerine hem de ailelerine son derece sıkıntılı zamanlar yaşatırlar. Ve... bir de üstüne tuz biber eken üniversiteye hazırlık vardır ki işler iyice sarpa sarar.
Bizler yaşadığımız yıllar ve onca acı tecrübe sonucu eğer üniversiteye giremezse neler olabileceğini bilir ve kaygı duyarken, o:
-          Sabahları bir türlü uyanamaz…
-          Derse geç kalır...
-          Bilgisayar başında, aynanın karşısında, bir türlü kopamadığı arkadaşlarıyla saatlerini harcar...
-          Ama dersin başında on dakika oturamaz...   
-          Çalışmasa bile o üstün zekâsıyla üniversiteye gireceğine inanır. Giremese bile her şeyin alıştığı gibi devam edip gideceğini sanır. Henüz onun dünyaya baktığı pencereden sizin gördükleriniz görünmez çünkü. 
Konuştuğumuz anne babaların en büyük sıkıntılarından biridir çocuklarıyla bir türlü aynı dili konuşamamak, anlaşamamak. Bir de saçını başını bizi deli eden biçimlere sokar, kulağına küpe – küpeyi geçtik dudağına, kaşına piercing denen demiri takmak ister... Arkadaşları her şeyden önemlidir onlara laf ettirmez. Siz o ay bütçeyi nasıl denkleştireceğinizi düşünürken çocuğunuzun düşüncesiz davranışları, vurdumduymazlığı yüzünden uykularınız kaçar.
Sevgili anne babalar bu örnekler sizlerin de çok iyi bildiği gibi saymakla bitmez. Ama şundan emin olun ki çocuğunuz bunları sizi deli etmek için yapmaz o sadece içinde bulunduğu yaşın özelliği dolayısıyla kendi doğrularını yaşamaktadır. Tüm asilikleri, saçı başı, orasına burasına taktığı takılara hevesi bu dönemin bitmesiyle de sona erer zaten. Tabii bu dönemi geçirme biçimlerini içinde bulundukları aile ortamı, sosyal çevre çok ama çok büyük oranda etkiler. 
-          ‘Anne-baba olarak biz ne yapacağız peki?’
Öncelikle:
-          Küçüklüğünden beri ona karşı gösterdiğimiz sevginin bu dönemlerde meyvelerini vereceğini,
-          Onlarla inatlaşmak ve kavga etmek yerine onları anlama çabamızın, göstereceğimiz sabır ve koşulsuz sevginin hem bizi hem onları çıkmaz sokaklara girmekten koruyabileceğini bilelim.
Sonra: Onların bu en sancılı dönemlerini en az hasarla atlatmalarına yardımcı olabilmek için;
-          Onlarla ilgili beklentilerimizin ne derece gerçekçi olduğunu,
-          Onlarla doğru şekilde iletişim kurup kuramadığımızı,
-          Onları gerçekten dinleyip dinleyemediğimizi,
-          Onlarla girdiğimiz çatışmalar da nasıl bir tavır aldığımızı sorgulayalım ve
-          Onlardaki bütün kaygısız duruşa karşın sınav kaygısı yaşayıp yaşamadıklarını görelim.
 
 

BEKLENTİLERİNİZ NE DERECE GERÇEKÇİ?

 

Elbette kötümser olmayalım, elbette hedeflerimiz ve ideallerimiz olsun; ayağımızın birinin hep yere basması şartıyla...

Sevgili anne babalar çocuğumuz sınava hazırlanıyor ve bizler onu elimizden geldiğince destekliyoruz. Çünkü biz anne babalar istiyoruz ki çocuklarımız iyi bir eğitim görsün, iyi bir mesleği olsun, hayatta başarılı olsun, iyi bir geliri, mutlu bir yuvası, sağlıklı güzel çocukları olsun. Hayatlarındaki başarıyı bizlerle paylaşsın biz de onlarla gurur duyalım. Tüm bunlar çok güzel istekler, fakat bu istekler “güçlü bir güdü” biçimine dönüştüğü zaman çocuklarımıza bakışımızı da farkında olmadan değiştirir ve çocuklarımızı oldukları gibi değil de “olmalarını istediğimiz gibi” görmeye başlarız. Oysa bu bakış açısı çocuğumuzla aramızda problemlerin yaşanmasına, huzursuzluklara ve devamında da hayal kırıklıkları yaşamamıza sebep olabilir. Kendimize şu soruları sormamız, çocuğumuzu doğru yönlendirmemiz açısından son derece önemlidir:
   Çocuğumuzu objektif değerlendirebiliyor muyuz?
   Bizim istek ve beklentilerimiz onların istek ve beklentileriyle örtüşüyor   mu?
   Çocuğumuz hangi alana yönelirse başarılı ve mutlu olur?
●     Onu gerçekten de tanıyor muyuz?

Sevgili anne babalar tabi ki beklentilerimizin olması doğal ama çocuğumuzun da beklentilerini öğrenmek kendi özlemlerimizle çocuğumuzun sınırları arasında gerçekçi bir denge kurmak zorundayız. Çocuğumuz kazanabilse tıp fakültesini bitirerek iyi bir doktor olabilir ancak kapasitesi binlerce kişi arasından sıyrılarak bu yerlere ulaşmaya yeterli olmayabilir. Ya da doktorluk hiç ilgisini çekmeyebilir.

 

 

Yüksek beklentilerle ona taşıyamayacağı bir yük yüklemiş olmayalım!

 

Meslekleri bir giysi gibi düşünürsek bu hayat yolunda herkes severek ve isteyerek seçtiği bir giysiyle yürümek ister. Kendini o giysinin içinde daha rahat, güvenli ve mutlu hisseder. Çocuğunuzun ayağına dar gelen ayakkabılar ve içinde kendini hiç de iyi hissetmediği onu yansıtmayan giysilerle bu hayat yolunda mutsuz ve coşkusuz yürümesini ister misiniz?

Çocuğumuzun sınırlarını anlayabilmek için onu objektif bir bakış açısıyla değerlendirmemiz gerekir. Eğer çocuğunuz tüm okul hayatı boyunca sınıfında ders başarısı yüksek, sosyal faaliyetle rinde girişken ve liderlik özelliği olan, belirli bir ders veya alandaki ilgi ve başarısı öğretmenlerinin veya çevresindekilerin takdirini kazanan biriyse beklentilerinizi yüksek tutmak için gerçekçi sebepleriniz var demektir. Eğer sınıflarını ancak geçebildiyse, sınıflarını geçerken çeşitli yardımlara ihtiyaç duyduysa, öğretmenleri “biliyor ama bildiğini ortaya koyamıyor” veya “çalışsa yapar ama çalışmıyor” gibi değerlendirmelerde bulundularsa, okul dışı hayatında dikkat çekecek hiçbir özel ilgi veya başarısı yoksa çocuğunuzun uyumlu bir insan olması ve meslek hayatında başarı göstermesi yine de mümkündür. Ancak üniversite ve meslek seçiminde beklentilerinizi çok yüksek tutmamanızda yarar vardır.

 

AİLEMİZ VE BİZ

 

Belki bütün bir gençliğimiz süresince anne-babalarımızı eleştirdik, onların bize karşı davranışlarında hangi yanlışları yaptıklarını saydık durduk. Onların yerinde olduğumuzda neleri yapacağımızı ve hangi hataları yapmayacağımızı düşündük durduk. Ve nihayet bizler birer anne-baba olduk. Anne-babalarımızın bizi mahrum bıraktığı her şeyi, bütün imkânları çocuklarımıza sağlama sözü verdik, büyük çoğunluğunu sağladık da. Ve fakat baktık ki, çocuklarımız büyüdükçe onlara karşı davranışlarımız aynen anne-babalarımızınki gibi…  
Gerçekten de, her birey kendi benlik tanımlaması içinde ailenin tüm düzenini yansıtır; koşullar olanak verdiğinde, kendi bildiği türden bir aile ortamı oluşturmaya girişir. Daha doğrusu koşul ve olanakları kendi bildiği aile türünden bir aile oluşturacak biçimde kullanır. Bu nedenle babası alkolik olan bir kız alkolik bir adamla evlenir; annesi tarafından ilgi, sevgi görmemiş, yalıtılmış bir erkek ise anneleri gibi duygusal yönden soğuk kadınlarla evlenirler. Babası sert ve anlayışsız olan bir baba, -bazen vicdanı sızlasa da- yine sert ve anlayışsız olur. Aile içindeki roller böylece kuşaktan kuşağa kendi kendini böylesine yineler.

 

Peki, bu böyle mi devam edecek? Babam sert, anlayışsız, eşine ve çocuklarına karşı şiddete başvuran kişiyse, benim başka türlü bir baba olma şansım yok mu? Annem çok titiz ve mükemmeliyetçi bir kadın diye, ben artık daha toleranslı bir anne olamayacak mıyım?

 

Elbette hayır!

İnsan öğrenen bir varlık ve anne-babalık öğrenilebilen, geliştirilebilen roller. Peki bizler annelik ve babalık sanatında nasıl ustalaşacağız? Aşağıda sanatımızı ilerletme yollarına değindik. 

 

.................
Tanrım bana,
Değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etmek için
SÜKÛNET,
Değiştirebileceklerimi değiştirmek için
CESARET,
İkisini birbirinden ayırabilmek için de
AKIL VER.

 

 

AİLE İÇİ İLETİŞİM

 

Etkili iletişimin temelinde bireyin kendisini tanıması, kendi değerlerinin ve tutumlarının farkında olması ve kendine güven yatar. İyi bir iletişimci ipuçlarını anında görür (jestler, mimikler, beden duruşu) ve onları gerçekçi olarak değerlendirir.

 

ÖNCE İLETİŞİM ENGELLERİNİ TANIYALIM

 

1.Emir vermek, Yönlendirmek: Bu iletiler kişinin duygularının önemsiz olduğu mesajını verir. Kişi diğer kişinin istediğini yapma zorunluluğunu hisseder. Örneğin: “Benim oğlum okulu bırakamaz. Buna izin vermem.”

 

2.Uyarmak, Gözdağı vermek: Bu iletiler de emir verme ve yönlendirmeye benzer; ancak kişinin vereceği yanıtın karşılığı olacak tümceleri de içerir. Kişinin isteklerine saygı duyulmadığı mesajını verir. Bu durum kişide öfke ve düşmanlık yaratır. Örneğin: “Okulu bırakırsan benden para mara bekleme.”

 

3.Ahlak dersi vermek: Bu tür ilişkilerde otoritenin ve zorunlulukların gücü kişiye karşı kullanılır. “yapmalısın, etmelisin” mesajlarını iletir ve bireyi karşı koymaya zorlar. Örneğin: “Okumak herkese nasip olmuyor.”

 

4.Öğüt vermek ve çözüm önerileri getirmek: Kişinin sorunlarını kendi kendisine çözeceği yeteneğinin olmadığına inanıldığını gösterir. Örneğin: “Ödevini yapmak için neden bir program yapmıyorsun?”

 

5.Öğretme, nutuk çekme, mantıklı düşünceler önerme: Bu durum aile içinde o anda herhangi bir sorun yokken çocuklar tarafından kabul edilebiliyor; ancak, sorun anında bu durum kabul edilmiyor ve daha fazla çatışmalara neden oluyor. Mantıklı düşünceler önerme çocuğun mantıksız ve bilgisiz olduğuna dair mesaj iletir. Örneğin: “Üniversite mezunu lise mezunundan yüzde elli fazla kazanır.”

 

6.Yargılamak, eleştirmek, suçlamak, aynı düşüncede olmamak: Bu iletiler çocuk üzerinde diğerlerinden daha fazla olumsuz etki yapar. Bu değerlendirmeler çocuğun benlik saygısını düşürür. Çocuklar hakkında yapılan olumsuz değerlendirmeler çocuğun kendisini değersiz, yetersiz görmesine neden olur. Örneğin: “Uzak görüşlü değilsin. Düşüncelerin henüz yeterince olgunlaşmamış.”

 

7.Övmek, aynı düşüncede olmak, olumlu değerlendirmeler yapmak: Genel inanç olarak bu durumun çocuğa zarar vereceği hiç düşünülmez. Çocuğun öz imgesine uymayan değerlendirmelerin yapılması çocukta kızgınlık yaratır. Çocuklar bu iletileri anne babanın kendilerini yönlendirme ve isteğini yaptırma girişimi için kurnazlık olarak yorumlarlar. “Siz böyle söyleyince sanki ben daha çok mu çalışacağım?” gibi düşünürler. Övgü ise başkalarının yanında yapılıyorsa çocuğu utandırır. Aşırı övgü sonucunda çocuk buna alışır ve övülmeye gereksinim duymaya başlar. Örneğin: “Her zaman gelecek için umut veren iyi bir öğrenci oldun.”

 

8.Ad takmak, alay etmek: Çocuğun benlik saygısı üzerinde olumsuz etki yapar. 9.Yorumlamak, analiz etmek, tanı koymak: Bu durum çocuğun konuşmasını, kendi duygularını ifade etmesini engeller. Örneğin: “Hippi gibi konuşuyorsun.”

 

9.Güven vermek, desteklemek, avutmak, duygularını paylaşmak: Anne babalar çocuklarının duygularını tam olarak anlamadıklarında ortaya çıkar. Böyle bir durumda sorun hiç yokmuş gibi algılanıp avutma eğilimine gidilir.” Üzülme yarın her şey düzelecek, kendini daha iyi hissedeceksin” gibi mesajların verilmesi çocuğun önemsenmediği hissini verir. Örneğin: “Duygularını anlıyorum, ama son sınıfta daha iyi olacak.”

 

10.Soru sormak, sınamak, sorgulamak: Çocuk sorgulanıyor hissine kapıldığında bu durum onda güvensizlik, kuşku oluşturur. Örneğin: “Eğitimsiz ne yapacaksın? Nasıl geçineceksin?”

 

11.Sözünden dönmek, oyalamak, alay etmek, şakacı davranmak, konuyu saptırmak: Böyle iletiler yüzünden çocuk anne babasının onunla ilgilenmediğini, duygularına saygı göstermediğini belki de onu dışladığını, dikkate almadığını düşünür. Çocuklar sorunlarını dile getirdiklerinde çok ciddidir. Şaka ve espriyle karşılık vermek onları incitebilir ve itilmişlik kenara atılmışlık duygusunu verir. Örneğin: “Yemekte sorun istemiyorum.”

 

 

Bu tür yanıtlar çocuktan gelecek bir sonraki iletişimi engeller; ana-baba çocuk ilişkisi gibi çocuğun benlik saygısını da olumsuz engeller. Çocuklar üzerinde aşağıdaki olumsuz sonuçları oluşturma tehlikesi taşır:

• Konuşmalarını engeller • Savunmaya geçirir • Kavgacı yapar, karşı saldırıya yöneltir • Yetersiz olduklarını hissettirir • Kızdırır, küstürür • Oldukları gibi kabul edilemedikleri duygusunu uyandırır • Sorunlarını çözmede kendilerine güvenilmediğini hissettirir • Anlaşılmadıklarını hissettirir • Duygularının yersiz olduğunu hissettirir • Kızdırır, yılgınlığa uğratır • Sorgulanıyor duygusunu yaratır • Anne ve babasının kendisiyle ilgilenmediği duygusunu uyandırır.

 

 

AİLE-İÇİ İLETİŞİM KURALLARI

 
Her aile gerek açık gerekse kapalı olarak kurallarını belirlemiştir. Sağlıklı ailede kurallar gizli değil açık olarak belirlenmiştir. Aile içindeki bireyler birbirlerinin iyi tanırlar, duygular karşılıklı olarak hissedilir. Evde eşitlik söz konusudur.
Mutlaka her evde bazen küçük çatışmalar yaşanır. Hiç çatışma yaşanmayan bir evde büyük olasılıkla maskeler takılıdır. Yani sosyal maskeler iletişimde bulunuyordur.
Çatışma uzun süreli ilişki içinde olan kişiler arasında doğal olarak ortaya çıkar. Önemli olan çatışmanın çıkmasını önlemek değil, çatışma çıktığı zaman kişilerin birbirleriyle nasıl etkileşim kuracağının bilinmesidir. Aralarında çıkan çatışmayı birbirlerini kırmadan çözebilme becerisini gösteren çiftler sağlıklı bir aile kurar.

 

 

Sağlıklı Bir Ailede Sorunları Çözmek İçin Kullanılan Yöntemler:

 

 

    Duygu ve düşünceler olduğu gibi, abartılmadan ortaya konulmalıdır. Bu tutuma kendine güvenli ve kendine saygılı tutum diyoruz. Bu tutum içinde olan kişiler hem kendilerine hem de başkalarına saygı gösterirler.

 

    Sorunlar şimdiki bağlam içinde ele alınmalı ve eski birikimler işin içine sokulmamalıdır

 

    Kesinlikle öğüt verme kullanılmamalı, davranışlar somut bir biçimde ayrıntılı olarak ele alınmalıdır.

 

    Yargılamaya gidilmemeli, kişiler kendi duygu ve düşüncelerini ifade edebilmelidirler.

 

    Duygu ve düşünceler, ne az ne eksik, olduğu gibi olduğu gibi ifade edilmelidir; karşısındakinin ne beklediğine ya da en mükemmel olması gerektiğine göre ifadeler aranmamalıdır.

 

    Konunun özü ile konuya ilişkin olmayan ayrıntılar birbirinden ayırt edilmelidir. Örneğin siz çocuğunuza “iki saat geciktin” dediğinizde, çocuğunuz size: “hayır bir saat kırk beş dakika geciktim” dememelidir.

 

    Sorun çözmede etkin dinleme kullanılmalıdır. (daha sonraki bölümde ayrıntılı olarak anlatılacak)

 

    Belirli bir zaman konusu içinde ancak bir çatışma üzerinde durulmalı, başka çatışma konuları çatışmaya katılmamalı. Örneğin: “hem geç kalıyorsun hem de bana yardım etmiyorsun” diyerek iki konuyu birden ortaya atmamak gerekir.

 

    Birinin haklı çıkması yerine her iki tarafın da anlaşabileceği bir çözüme yönelmek gerekir. “ben haklıyım, sen yanlış hareket ediyorsun” tarzında davranmamak gerekir.

 

 

Sağlıksız Ailede Gizli Kurallar:

 

Sağlıksız ailede kurallar bilinçaltındadır. Gizli ve açığa çıkmamıştır. Bu kuralları kimse tartışamaz. İşte sağlıksız ailede geçerli olan kurallar şunlardır:

 

1. Denetleme: Çocuk duygu ve düşüncelerini ifade ederken hep korku içindedir. Ya da duygularını ifade edemez, bastırır. Söyleyeceklerini hep önceden kestirmek zorundadır. Kendiliğinden ortaya çıkan davranış kötüdür, affedilmez. Bu tür ailelerde sağlıklı bir güven ortamı söz konusu değildir.

 

2. Mükemmeliyetçilik: Yapılan her işte, girilen her sınavda kişinin mükemmel olması beklenir. Her şey göstermeliktir, başkasının beğenmesi için yapılır. Mükemmeliyetçilik kişinin kendi gerçeğinin hiçbir değeri olmadığını kendi düşünüş ve değerlendirilişinin önemsiz olduğunu ifade eder. Bu ortamda yetişen çocuğun temel duygusu umutsuzluktur. Kendilerini değersiz, yetersiz bulurlar.

 

3. Suçlama: Suçlama olayları olduğu gibi kabul etmemenin bir sonucudur. Yapılan suçlamalar her şeyin denetim altında tutulması gerektiği ve yapılan herşeyin mükemmel olmasının zorunlu olması gerektiğini ortaya çıkarır. Bu durum ise kişide kaygı ve utanç duygularını yaratır.

 

4. Beş temel özgürlüğün inkârı: Sağlıksız ailede kişilerin doğal olarak geliştirdikleri algılama, duygu, düşünce, davranış, arzu ve amaçları inkâr edilir. “içinden geldiği gibi değil; mükemmeliyetçi kurala uyarak, başkalarının senden beklediği biçimde algıla, duygulan, düşün, davran, arzu et ve amaç edin.” Bu durum kişini kendi gerçeğini inkâr etmesine neden olur. Böylece kişi tamamen dışa bağımlı, kendi iç dünyasıyla ilişkisi kopuk, robot gibi yaşar. Böyle bir kişinin mutlu olması da söz konusu olmaz.

 

5. Konuşmanın yasak olması: Sağlıksız bir ailede özellikle çocukların duygu ve düşüncelerini ifade etmesine olanak verilmez. Bu duru çocuklarda değersizlik duygularına neden olur.

 

6. Küskünlük ve kırgınlıkların sürdürülmesi: Aile içindeki kırgınlık ve küskünlüklerin sürdürülmesi, kişilerin birbirlerini anlamasını ve sorunun çözülmesini engeller.

 

7. Kimseye güvenmeme: Sağlıksız bir ailede kimse kimseye güvenmez. Aslında güven var gibi görünse de temelde güvensizlik vardır. Sağlıksız ailede yetişen kişi kimseden saygı ve gerçek sevgi görmediği için kimsenin kendisine yardım edemeyeceğine inanır. Yardım etmek isteyenlerin “mutlaka art düşüncesi vardır, çıkarı vardır” diye düşünür.

 

Sağlıksız ailede yetişen kişilerin kendilerine güveni olmaz. Bu kişiler mutlaka dıştan denetimli bireyler olurlar.

 

“Temelinde sevgi olan hiçbir eğitim başarısızlığa uğramaz”

                                                      Pestallozi

 

Ona güveniyorsanız da haklısınız; o güvenilir ve dürüst bir kişi olacaktır.

Güvenmiyorsanız da evet haklısınız; o güvenilmez ve kandine güveni olmayan bir kişi olacaktır.

Öğrenilmiş çaresizlik.

DİNLEME BECERİLERİ

 

Edilgin dinleme (sessizlik):

Edilgin dinlemenin temelinde karşısındakinin konuşmasına olanak verme vardır. Edilgin dinleme kişiye:
— Duygularını duymak istiyorum
— Duygularını kabul ediyorum
— Benimle paylaşmak istediğin konuda vereceğin karara güveniyorum
— Bu senin sorunun sorumlu sensin gibi güçlü mesajlar verir.

 

Kabul ettiğini gösteren tepkiler:

Sessizlik iletişimi engellemesine karşın çocuğa kabul edilmediği izlenimini verir. Ona gerçekten tüm dikkatimizi verdiğimizi göstermeliyiz. Bunu yapmak içinse karşımızdakine sözlü ve sözsüz mesajlar iletmeliyiz. “Hı hı, evet, seni anlıyorum...” gibi sözlü mesajlarla; baş sallama, jestler ve mimiklerle, beden duruşu gibi sözsüz mesajlarla karşımızdakine onu gerçekten dinlediğimizi göstermemiz gerekir.

 

Konuşmaya açık davet:

Çocuklar sorun ve duygularını dile getirmekte güçlük çekerler. Konuşmak için yüreklendirilmek isterler. Şu örnek cümlelerle konuşmaya davet sağlanabilir:
— O konuda konuşmak ister misin?
— Bu olay karşısında neler hissettin?
— Bana örnek verir misin?
— Bu konuda neler düşünüyorsun?

 

Etkin dinleme:

Etkin dinlemede kişinin söylediklerinin gerçek anlamlarının kavranması gerekir. Etkin dinleme çocukların duygu boşalımına yardım eder. Çocukların duygularını keşfetmelerine yardımcı olur. Etkin dinleme çocukların olumsuz duygulardan korkmamalarına yardım eder, ana-baba-çocuk arasında sıcak bir dostluk geliştirir. Duyulduğunu ve anlaşıldığını bilmek öylesine hoş bir duygudur ki, konuşan dinleyene karşı bir yakınlık duyar. Çocuklar sevgiye tepki verirler. Kişi empati (duygudaşlık) kurup doğru olarak dinleyince karşısındakini anlar. Bir anlamda kişi kendisini karşısındaki kişinin yerine koyar. Empati kurmayı öğrenen anne ve babalar çocuklarına daha fazla anlayış göstermiştir.

 

Etkin dinleme için:

— Çocuğun söylediğini duymak istemelisiniz. Bu onun için zaman ayırmak anlamına gelir. Zamanınız yoksa bunu çocuğunuza söylemelisiniz.
— O andaki soruna yardımcı olmayı gerçekten istemelisiniz. İstemezseniz isteyinceye kadar bekleyin.
— Duyguları ne olursa olsun, sizin duygularınızdan ne denli farklı olursa olsun onun duygularını gerçekten kabul etmelisiniz.
— Çocuğun duygularını tanıdığına, onlarla baş edebileceğine ve sorunlarına çözüm bulma yeteneğine tam olarak güvenmelisiniz. Bu güveni çocuğunuz sorunları kendi başına çözdüğünü gördükçe kazanacaksınız.
— Duygular geçicidir. Duyguların sürekli değil, geçici olduğunu anlamalısınız.
— Çocuğunuzu diğerlerinden farklı ayrı bir birey olarak algılamalısınız. Bu “ayrılık” çocuğun kendi duygularının olmasına, nesneleri kendisine göre algılamasına “izin” vermenize destek olur. “Ayrılık”ı, yalnızca hissetseniz bile çocuğa yardımcı olabilirsiniz. Çocuğun sorunları olduğunda onun yanında olmalı ancak karışmamalısınız.
Etkin dinlemenin en uygun zamanı çocuğun sorunu olduğunu gösterdiği andır. Ana-babalar çocuklarının duygularını dile getireceklerini duyacakları işin çoğunlukla bu anı kolaylıkla yakalayacaklardır.
Tüm çocukların öğretmenleri, arkadaşları, ana- babalarıyla, kardeşleri hatta kendileri ile ilgili problemleri olabilir. Bu sorunlar onların stres yaşamalarına neden olabilir. Bu tür sorunların çözümü için yardım alan çocuklar daha kendine güvenli ve daha güçlü olurlar. Yardım almayanlarsa duygusal açıdan sorunlar yaşarlar.

 

Peki, özellikle hangi durumlarda Etkin Dinlemeye geçeceğiz?

Etkin dinlemenin uygun zamanını bilmek için ana-babaların “bir sorunum var” türünden tümceleri duymaya açık olmaları, ancak önce çok önemli olan “SORUN KİMİN?” ilkesini bilmelidirler.

 

 

Ana-baba-çocuk ilişkisinde aşağıdaki gibi üç durum vardır:

 

1.Çocuğun herhangi bir gereksinimi engellenmişse sorunu var demektir. Çocuğun o anki davranışı anne-babanın gereksinimini karşılamasına somut bir biçimde engel yaratmadığı için sorun ana-babanın değil, SORUN ÇOCUĞUNDUR.

 

2.Çocuğun gereksinimleri engellenmeyip karşılanmakta ve davranışı anne-babasının gereksinimini karşılamada somut bir engel de yaratmamaktadır. Bu nedenle İLİŞKİDE SORUN YOKTUR

 

3.Çocuğun gereksinimleri karşılanmakta ancak davranışı anne-babasının gereksiniminin karşılanmasını somut bir biçimde engellemektedir. Şimdi ANNE-BABANIN SORUNU VARDIR.

 

Çocuğun sorunu olduğu zaman anne-babanın ETKİN DİNLEMESİ için en uygun zamandır. Ancak sorun anne babadayken uygun değildir. Çocuk sorun yaşıyorsa etkin dinleme ile onun kendi sorunlarına çözüm bulmasına yardım edebilirsiniz.

 

Etkin dinlemenin aşırı kullanılması ya da uygun zamanda ve durumda kullanılmaması işlerlik sağlamaz. Bu nedenle daha öncede belirtildiği gibi zamanlamanın ve koşulların sağlanması gerekir.

 

 

BEN DİLİ:

 

Genellikle anne ve babalar iletişimde “sen dili”ni kullanıyorlar. Sen iletileri duygu ifade etmez. Genellikle emir verme yargılama, öğüt verme gibi iletişim engellerini içerir. Örneğin:

— Konuşma artık
— Yapmamalısın
— Dersine çalışmazsan
— Yaramazlık yapıyorsun
— Bebek gibisin
— Dikkat çekmek istiyorsun
— Daha iyi öğrenmelisin.

 

Ana-baba çocuğun davranışını kabul etmediği zaman o davranış nedeniyle ne hissettiğini çocuğa söylerse ileti “SEN İLETİSİ”nden “BEN İLETİSİ” ne dönüşür. Yani ben dilinde duygular konuşur.

— Yorgun olduğum zaman canım oyun oynamak istemiyor.
— Eğer bugün çok yaramazlık yaparsan ben çok üzülürüm.
— Akşam yemeğini zamanında yetiştiremeyeceğim diye endişeleniyorum.
Gerçekten de çocuktan beklediğimiz davranışların oluşmasında “ben dili”nin ne kadar etkili ve doğru bir iletişim aracı olduğunu göreceksiniz.
Ben dili çocuğun ana babasının kabul edemediği davranışını değiştirmesinde daha etkili olduğu gibi çocuk- ana baba ilişkisi için de daha sağlıklıdır. Ben dili çocuğu direnmeye, isyan etmeye yöneltmez. Örneğin dışarı çıkmak için direnen bir çocuğa:
“Hayır, hemen odana git, sokağa çıkamazsın” demek mi doğrudur; yoksa “hava karardığı için sokağa çıkman beni endişelendiriyor. Bu yüzden gitmeni istemiyorum ama, yarın erken saatte arkadaşlarınla birlikte olmana izin verebilirim.” demek mi doğrudur? Tabii ki ilk cümle sen iletilerini içerdiği için çocukta bir direnme ya da isyana yol açacaktır. Ancak ikinci cümlede duyguların ifadesi söz konusu olduğu için ben dilini kullanmak daha etkilidir. Çünkü ben dili davranışı değiştirme sorumluluğunu çocuğa devreder.

 

 

SORUN ÇÖZME BECERİSİ

Kızgınlık ve öfke duygusu, farkında olunan ya da olunmayan çatışmalardan kaynaklanır. Sadece kısa süreli duygusal gerginlikleri değil uzun süreli çatışmaları çözmek de, yaşamın önemli bir parçasını oluşturur.
Çatışma değişik nedenlerden kaynaklanabiliyor çatışmaların çözümüne iki temel tutum içinde yaklaşılabilir.

 

1.   Ben kazanacağım, o kaybedecek. (KAZAN / KAYBET)

 

2. Her ikimizin de sonuçtan memnun olması gerekir. (KAZAN / KAZAN ya da KAYBEDEN YOK) yaklaşımları.

 

Kazan / Kaybet Yaklaşımı:

İki kişiden biri varılan sonuçtan hoşnut kalmaz. Bu tutumda en güçlü olan, hileli davranan kazanır. Bu yöntem beraberinde karşılıklı ilişkilerde güvensizliği getirir. Karşısındakini kaybetme pahasına tartışma taraflardan birince kazanılır.

 

Kaybeden Yok Yaklaşımı:

Bir çatışma konusu ortaya çıktığı zaman, taraflardan her biri sadece kendi isteğinin yapılmasına olanak verecek bir çözümde ısrar edecek yerde, her ikisi de yaratıcı bir biçimde iki tarafı birden tatmin edecek bir çözüm yolu bulmaya çalışırlar. Çatışmayı çözebilecek değişik yollar düzenli bir biçimde gözden geçirilerek bu gerçekleştirilebilir.

 

Sorun çözme aşamaları:

 

1. Çatışmayı Tanıyın: Sizce sorun nedir? Bu konuda kendinizi nasıl hissediyorsunuz? Burada “BEN DİLİ” kullanmayı ve her ikinizi de memnun edecek bir çözüme ulaşma tutumu içinde olduğunuzu belirtmeyi ihmal etmeyin.

 

2. Bir Çok Çözüm Yolu Ortaya Koyun: beş ya da on dakika gibi belirli bir zaman süresi içinde aklınıza gelen çözümleri. İyi ya da kötü, mümkün ya da değil gibi süzgeçlerden geçirmeden olduğu gibi ortaya koyun. Bu aşamada amaç sorunla ilgili olabildiği kadar çok sayıda çözüm yolunu bir liste halinde ifade edebilecek duruma gelmenizdir.

 

3. Çözüm Yollarını Değerlendirin: Bu aşamada her çözüm yolunu değerlendirerek, bu çözüm yollarının her birinizi tatmin ettiğini tartışacaksınız. Bu evrede kişilerin dürüstçe düşüncelerini ifade etmeleri önemlidir. Bir çözüm tarzını istemediği halde karşısındaki memnun olsun diye kabul etmek, iki kişinin arasındaki ilişkinin sağlığı bakımından sakıncalıdır.

 

4. En İyi Çözümde Anlaşın: Şu ana dek bütün seçenekleri gözden geçirmiş bulunuyorsunuz. Şimdi her ikinizi de en çok tatmin edecek kararı verme durumudur bu karara ulaştıktan sonra çözümün ne anlama geldiği bir kez daha her iki kişi tarafından ifade edilir.

 

5. Çözümü Uygulamaya Koyun: Bu evrede çözümün ayrıntılarını konuşmaya başlarsınız. Burada ayrıntılardan kastedilen, çözüm uygulamaya konduğunda her iki tarafça ne gibi uyarlamalar ve ayarlamalar yapılması gerektiğinin konuşulmasıdır. Çözüm bir planlamayı gerektiriyorsa hemen planlamaya başlayın. Burada üzerinde durulması gereken nokta çözümün uygulanmaya geçebilmesi için gerekli işlemlerin her iki kişi tarafından anlaşılmış olmasıdır.

 

6. Çözümü Gözden Geçirme: Bir çözümün gerçekten uygulanabilir ve uygulanamaz olduğunu denemeden anlamak zordur. Çözümü bir süre uyguladıktan sonra gözden geçirmek üzere bir araya gelmekte büyük fayda var. Bu durumdan sonra çözüm tarzında bazı değişiklikler önerilebilir. Hatta öyle bir durum olabilir ki çözümü her iki taraf tatmin edici bulmayıp yeniden gözden geçirmek gereği duyulabilir.

 

Önemli olan sorunun altında ezilmek yerine her iki tarafı da hoşnut edecek bir çözüme ulaşıncaya kadar yaratıcı bir biçimde sorunla uğraşmak yapıcı çözüm önerileri getirmektir. Zaten anlatılan tüm bu bilgiler yerine geldiğinde ilişkiler daha yapıcı olacak ve karşılıklı olarak birbirini anlama söz konusu olacaktır.

 

 

KAYGININ ANNE-BABA VE ÇOCUKTAKİ YANSIMALARI

 

Sevgili anne babalar üniversite sınavına hazırlanan bir çocuğun anne babası olarak sizlere önemli görevler düşmektedir. Bu görevler sadece eğitimi için gereken bütçeyi ayarlamak veya ona uygun bir çalışma ortamı hazırlamakla sınırlı değildir. Unutmamalıyız ki çocuğumuzun başarısını etkileyen en önemli faktörlerden birisi içinde bulunduğu aile ortamı ve çocuğumuza göstereceğimiz yaklaşım biçimimizdir. Ona sağladığımız hiçbir olanak evdeki mutlu ve insancıl ilişkilerden daha teşvik edici değildir.

Çocuğumuzun bu önemli sınav öncesinde biraz kaygı duyması son derece gerçek ve akılcıdır, çünkü sonuçları hayatını etkileyecek bir yarışa hazırlanmaktadır. Bundan dolayı biraz kaygı duyması öğrenme ve başarı üstünde olumlu etkiler yapar.

 

Ama çocuğumuz bir ikinci kaygı daha duyar ki bu kaygı elini ayağını bağlayan, öğrenme ve başarısını olumsuz etkileyen bir kaygıdır. Sınavda tüm bildiklerini unutturan, kalp çarpıntısı, mide bulantısı, baş dönmesine sebep olan, bazı durumlarda sınavdan çıkmasını gerektirecek kadar olumsuz etkileri olan bir kaygıdır. Bu kaygının temelinde çocuğumuzun kendine güvensizliği yatar: “Kazanamazsam anne-babamın yüzüne nasıl bakarım, arkadaş ve akrabalarımın önüne nasıl çıkarım?...” diye düşünür çünkü.

 

Tabii bu kaygıyı oluşturan en önemli etkenlerden birisi de anne babanın bilerek veya bilmeyerek çocuğa uyguladığı yaklaşımlardır. Anne babanın küçük yaştan beri yüksek başarı beklentisi, sürekli çocuğu eleştirmek, dayak, hırpalama gibi cezalarla eğitilmesi, haylaz, tembel, uyuşuk, dağınık, pısırık gibi yargı ifadeleriyle nitelemeler çocuğun kendine olan güvenini sarsar. Sonuçta da başarıya olumsuz etki eden yüksek kaygı ortaya çıkar ki bununla baş etmek de son derece zordur.

 

Sevgili anne babalar ne yazık ki bu tür kaygılar sadece çocukta değil anne-babada da vardır ve anne-baba ne kadar belli etmese de çocuk bunu hisseder, sırtında taşıdığı yük gittikçe ağırlaşır. Anne-babalar “çocuğum kazanamazsa geleceği ne olacak... etrafa ne deriz... başkalarının çocukları kazanırken bizimki nasıl kazanamaz... etrafa rezil oluruz...” v.b. gibi kaygılarını çocuklarına yansıtarak çocuktaki kaygının katlanmasına sebep olurlar.

Bazı anne-babalar da doğru davranmak adına tam tersi bir davranış içindedirler ki bu da kaygıyı arttırır. Dilleri “canım yavrum kazanamasan da hiç önemli değil” derken bakış ve tavırları tam tersini söylemektedir ve çocuk zaten hassaslaşmış algılarıyla bunu da hisseder.

 

Örneğin, çocuğum sınava hazırlanıyor diye eve misafir kabul etmemeler, evde tam bir sessizlik sağlamaya çalışmalar, hiç bir yere gitmeme v.b. davranışlar aslında çocukta olumsuz kaygıyı arttıran etkenlerden biridir.

 

Bir öğrencimiz;

“Annem babam televizyon seyretmeyeyim, sadece ders çalışayım diye kendileri de seyretmiyor ve TV yi tamamen kaldırdılar, yapacak bir şeyleri olmayınca da akşam 21.00 de yatıyorlar güya sessizlikte ders çalışayım diye... ama o saatte ev o kadar kasvetli ve sessiz oluyor ki hiç içimden ders çalışmak gelmiyor bende yatıp uyuyorum ve sabahları çok mutsuz uyanıyorum, böyle giderse kazanmam çok zor, olacakları düşünmek bile istemiyorum bir de başıma kakacaklar biz senin için nelerden vazgeçtik diye. ‘Siz seyredin ben odamda çalışırım, içerden sesleriniz gelsin’ dediğimde de ‘Yok yok aklın burada kalır ders çalışamazsın, biz seyretmesek de olur yeter ki sen çalış diyorlar...’ bir türlü derdimi anlatamıyorum. Evdeki bu kasvet beni mahvediyor, benim için kendi zevklerinden vazgeçmeleri de kaygılarımı arttırıyor. Biliyorum, onlar benden daha çok kaygı duyuyorlar aslında.”

 

Çocukların kaygılarını arttıran bir diğer yanlış anne baba tutumu da sınav günü onlara manevi destek olmak adına sınav bitene kadar sıcakta okul bahçelerinde çocuklarını beklemeleridir. Bu davranış çoğu gençte yine kaygıyı arttırıcı bir etkendir. Çocuğunuzu sabah sınava gireceği okula götürebilirsiniz ama orada beklemeyin, bırakın çocuğunuz sizin sıcakta kaygıyla beklediğinizi düşünmeden sınava girsin.

 

 

Bir Alıntı:

“Sevgili babacığım sen bir satıcıydın ve benim okuyarak senden üstün bir yerde olmamı istedin. Ama ben bu beklentini gerçekleştirecek kişi değilim. Ben daha üstün bir yerde olmayı istemiyorum, kendi yaptığım şeylerle kişiliğimi kazanmak istiyorum...”
“Satıcının Ölümü” - Arthur Miller

Sevgili anne babalar onu çalışmaya teşvik etmek adına kaygı yükseltici yaklaşımlardan kaçınmamız gerekiyor. Bu nedenle, bu bölümde, öncelikle kaygıyı tanıtmaya, ardından da kaygıyla baş etmede çocuğunuza nasıl yardımcı olabileceğiniz konusunda sizi bilgilendirmeye çalıştık.

KAYGI – SINAV KAYGISI
Kaygı, herhangi bir stresli durumda yaşanan doğal bir duygudur ve yaşamın doğal bir parçasıdır. Öğrenciler için sınava girmek kaygı yaratan bir yaşantıdır. Her öğrenci sınava bağlı olarak kaygının etkilerini değişik şekillerde yaşar ve hisseder. Aslında bir miktar kaygı kişinin performansını olumlu yönde etkiler.
Sınav kaygısının etkileri, sınavda bilgilerini unutma ve boşluk yaşamadan, fiziksel belirtilerin ortaya çıkmasına kadar geniş bir yelpazeye yayılır. Yaşanan kaygı düzeyi, sınava hazırlığı ve sınavda gösterilen performansı etkiler ancak bu etki performansa olumsuz yönde yansıdığında "Sınav Kaygısı" bir sorun olarak karşımıza çıkar.
Öğrencilerimizin özellikle ÖSS gibi performanslarının toplu olarak değerlendirileceği önemli bir sınava hazırlandıkları şu dönemde sınav kaygısının onları ve siz velilerimizi nasıl etkilediği, hangi koşullarda yoğun olarak yaşandığı ve nasıl azaltılabileceği konularında bazı önemli hatırlatmalar...
İnsanlar dünya üzerinde varoluşlarından bu yana iki temel duyguyla yüz yüze gelmişlerdir: Korku ve kaygı. Kaygı, insanın en temel duygularından birisi olarak hepimizin zaman zaman yaşadığı ve yaşamımızı çeşitli şekillerde etkileyen bir durumdur. Ancak, kaygı genellikle olumsuz bir duygu olarak değerlendirilse de aslında hayatımızı sürdürmemiz için gereklidir.
Çağımızın çoğalan iş seçenekleri arasında boğulmadan en uygun mesleği seçebilmek ciddi bir hazırlığı gerektirmektedir. Bu da lise ve iyi bir üniversite eğitiminin her geçen gün önem kazanmasını ve derslerdeki başarının daha fazla ön plana çıkmasını beraberinde getirmektedir.
Sınav kaygısı, yetersiz ders çalışma, fizyolojik belirtiler ve sınav durumunda sınavla ilgili olmayan düşünceleri içeren bir durum olarak açıklanabilir. Sınav kaygısının düşünce ve duygu olmak üzere iki farklı boyutunun olduğu söylenebilir.
Düşünce boyutu; sınavla ilgili kendi kendine söylenen olumsuz düşüncelerin oluşturduğu söylemlerdir.
Duygu boyutu ise; sınav baskısı altında iken ortaya çıkan duygusal tepkilerdir.
Sınavla ilgili başarısızlık beklentisinin duyguları ve dolayısıyla sınavdaki başarıyı olumsuz etkilediği söylenebilir. Ayrıca sınavla ilgili başarısızlık beklentisi içindeki çocukların sınavla ilgilenmek yerine kendileriyle ya da çevreleriyle (çevrelerindeki ses, gürültü vb.) ilgilendikleri, dikkatlerini sınava vermek yerine kendilerine döndükleri gözlenmektedir. Genellikle sınav kaygısıyla beraber gözlenen durumlardan biri öğrencinin sınava hazır bulunuşluk düzeyinin düşük olmasıdır.
Hazır Bulunuşluk Düzeyi
Sınav kaygısını kontrol edebilmek için öncelikle öğrencinin sınava hazır bulunuş düzeyinin yüksek olması gerekir. Kaygıyı artıran en önemli etkenlerden biri de performans gerektiren durum ya da çalışma ile ilgili (sınav vb.) öğrencinin kendini hazır hissedip hissetmemesi yani hazır bulunuşluk düzeyidir. Dolayısıyla sınavlara gelişigüzel değil, en iyi şekilde bir plan ve program dâhilinde, eksiklerini kapatmayı hedefleyerek hazırlanmak ve çalışmaları asla ertelememek, zamanı akıllıca kullanmak, gerçekçi beklentiler oluşturmak, olumsuz duygu, düşünce ve buna bağlı başarısızlıklardan korunabilmek için alınabilecek önlemlerdir.
Olumsuz Duygular
• "Ya başarısız olursam" korkuları,
• Yeterince çalışmadığı için kendini suçlama,
• "Kesinlikle başarılı olamayacağım" yargıları,
• Sürenin çok yetersiz olduğunu düşünmek,
• Hiç bir şey hatırlamadığını hiç bir şey bilmediğini düşünmek,
• Hareketsizleşme veya aşırı hareketlilik ve huzursuzluk hissetme,
• Aile ve yakınlarını hayal kırıklığına uğratacağını düşünme,
• Sıkıntı, bunaltı hisleri.
Sınav kaygısının yoğun yaşandığı durumlarda yukarıdaki olumsuz duygulara kalp atışlarında hızlanma, gerginlik, sinirlilik hali, mide şikâyetleri, uyku problemleri, yorgunluk belirtileri, yeme alışkanlıklarında değişme, terleme veya titreme gibi fizyolojik belirtiler eşlik edebilir.
Kaygıyı Tetikleyen Durumlar
Anne babanın çok küçük yaştan başlayan yüksek başarı beklentisi, çocuğun hatalarını düzeltmek için sürekli eleştirmesi, yargılayıcı kelimeler kullanması, olumsuz sıfatlar takması çocuğun kendisine olan güvenini azaltır. Çocuk ona atfedilen sıfatları ve başarısızlıkları içselleştirir. Böylece, göstermiş olduğu çabanın bir anlamı kalmaz, sadece sonuçla ilgilenir.
Anne baba olarak beklentilerimizi sıfırlamak elbette mümkün değildir. Ancak beklentilerimizin sınırını, "neyi nereye kadar isteyeceğiz, çocuğumuzun sınırları nereye kadar?" gibi soruları kendimize sorarak, bu sorulara vereceğimiz cevaplar doğrultusunda belirleyebilmemiz önemlidir. Genellikle beklentilerimiz çocuğun yapabileceği sınırı aştığı durumlarda çocuk tepkisini yoğun kaygı duygusuna (özellikle sınav kaygısı) dönüştürerek gösterir.
Ayrıca yoğun kaygı yaşayan çocuklara baktığımızda anne babalarının da çocukla benzer şekilde yoğun kaygı ve endişe duygusu yaşadıkları görülmüştür. Çünkü kaygı bulaşır. Bu yüzden öncelikle kendimizi rahatlatabilmek, gerekirse bir uzmandan bu konuda destek almak önemlidir.
• Sınava hazırlanan çocukları ve ailelerini kaygılandıran en önemli faktörlerden biri, konuların nasıl yetiştirileceği, eksiklerin nasıl tamamlanacağı, nelere öncelik verileceği, yapılan çalışmaların yeterli olup olmayacağı, deneme sınavlarında gösterilen performansın ne olacağı vb. sorular sonucunda oluşan "belirsizlik" duygusudur.
• Çocuğunuzdan beklediğiniz başarı düzeyi, çocuğunuza ders çalışması konusunda yaptığınız baskılar, sınavlara çalışırken "Bu kadar çalışmakla başarılı olamazsın" gibi yaptığınız olumsuz yorumlar çocuğunuzun kaygısını arttırır.
• "Acaba sınavı kazanabilecek miyim?", "Gelecekte nasıl bir yaşantım olacak?" vb. sorular sonucu oluşan "gelecek kaygısı" ise kaygıyı tetikleyen diğer bir önemli faktördür.
• Çocuğunuzun elde ettiği ya da elde edemediği başarıyı tüm geleceğini belirleyecek, tek etmen olarak görüyor olması kaygıyı arttırır.
• Kaygı düzeyini yükselten diğer bir etken, çocuk ve ailenin sınava ilişkin ürettikleri olumsuz düşünceler, sınavdan önce sınavın sonucuna ilişkin olumsuz tahmin yürütmeler, karşılaşılan herhangi bir güçlükten sonra sınavın başarılı geçmeyeceğine yönelik atıfta bulunmalarıdır.
• Sınavın çocuk ve ailesi tarafından bir kişilik ölçümü olarak görülmesi, başkaları ile kıyaslama, sınavda yeterli başarı elde edilmezse "başkaları ne düşünür?", "ya rezil olursak?" vb. anlamlar yüklenmesi kaygıyı yaratır.
• Daha önce de üzerinde durduğumuz gibi çocuğun yeterince hazırlanmadığını bilerek sınava girmesi kaygı düzeyini yükseltecektir.
• Mükemmeliyetçi, rekabetçi kişilik yapısı kaygıyı arttırır.
• Öğrencinin başarılı olmayı hedeflerken, gösterdiği çabayı yeterli bulmaması ve kendine güvenmemesi kaygı yaratır.
Nasıl Üstesinden Gelinebilir?
• Çocuğunuza sınavda başarılı olmasının onu sevmenizin bir koşulu olmadığını ifade etmelisiniz. Çocuk sınavı bir kişilik değeri olarak görmemelidir. Sınavda başarılı olmasının her şey demek olmadığını ve başarısızlığının her şeyin sonu olmadığını ifade etmek gerekir.
• Telaş ve acelecilik paniğe ve kaygıya yol açar. Bu nedenle zamanın koşuşturma içinde geçirilmemesi, zaman planlamasının yapılması yararlı olacaktır. Bu planlama, hem sizin hem de çocuğunuzun önünü görmesini sağlayacaktır. Bu amaçla rehberlik uzmanından yardım alınabilir.
• Sınav öncesinde "Sana güveniyoruz, sen yaparsın..." gibi teşvik amaçlı iletilen mesajlar çocuğunuz için bir tehdit haline dönüşebilir. Verilen mesajların çocuk üzerindeki etkisini düşünüp onun heyecanını arttıracak mesajlardan uzak durulmalıdır.
• Çocuğun iyi olduğu konularda cesaretlendirilip, olumlu özellikleri vurgulanmalıdır. Bu, çocuğunuzun güven duygusunu pekiştirecek ve "yapabileceğine, başarabileceğine" ilişkin inancı artacaktır.
• Anne-babasının kendisine güvendiğini ve onu takdir ettiğini gören çocuğun kendine olan saygısı ve güveni de artacaktır.
• Çocuğunuzla ilgili beklentilerinizi kontrol etmek ve onun sınırlarının zorlanmasını önlemek, kendi özlem ve istekleriniz doğrultusunda değil, çocuğunuzun gerçek kapasitesi doğrultusunda beklentinizi belirlemek çocuğunuzun yaşayacağı kaygıyı azaltacaktır.
• Çocuğunuzun başarıya ulaşmak için elinden geleni yaptığına inanın. Eğer sonuç istediğiniz gibi olamazsa elinden gelenin bu kadar olduğunu kabul edin. Başarıya ulaşmak için gösterdiği çabayı gözden kaçırmayın. Sadece sonuçla değil, süreçle de ilgilenin; çocuğunuzun da bunu fark etmesini sağlayın.
• Çocuğunuzla sınav sürecinde, kendisini nasıl hissedip değerlendirdiğine ilişkin konuşmalar yapabilir, hatta sadece onu dinleyebilirsiniz.

• Anne – baba olarak çocuğunuzun gelecekteki mutluluğunun tek belirleyicisinin elde ettiği başarı olmadığını, bunun dışında iyi yapabileceği birçok alternatifi olduğunu zaman zaman vurgulayın. Sadece başarısızlıkları ile yüzleştirmek yerine, çocuğunuzun cesaretini ve kendine güvenini arttırmak amacıyla, başarılı olabildiği farklı alanlar ortaya çıkartıp, çocuğun bunu fark etmesini sağlayın.

• "Hata yapacağım" kaygısı yaşamak, başarısızlık beklentisi, başarısızlık beklentisi de hata yapmayı beraberinde getirir. Unutmayın mükemmeliyetçilik hata yapma ihtimalini artırır.

 

KAYNAKÇA - YARARLANILABİLECEK KAYNAKLAR
CÜCELOĞLU, Doğan İçimizdeki Çocuk
CÜCELOĞLU, Doğan Yeniden İnsan İnsana
DÖKMEN, Üstün İletişim Çatışmaları ve Empati
EKŞİ, Aysel Çocuk Genç Ana Babalar
GANDER, J. Mary Çocuk ve Ergen Gelişimi
GORDON, Thomas E. A. E Aile iletişim Dili

GORDON, Thomas E. A. E Uygulamalar

ÖZER, Abdülkadir Sınav ve Sınanma Kaygısı

YÖRÜKOĞLU, Atalay Gençlik Çağı

YÖRÜKOĞLU, Atalay Değişen Toplumda Aile ve Çocuk

 

 

                                         Mezun Dershaneleri

site tasarım :ostracod

Ragıp Tüzün Cad. No: 159
Yenimahalle/ANKARA
Tel: 0312 327 60 66 - 344 0 333

bilgi@mezunilkogretim.com
www.mezunilkogretim.com

new balance shoesasics running shoesmulberry handbagsnew balancetory burch saleonitsuka tiger saleLouboutin Saledesigner bagsprada handbagstory burch shoesLouis Vuitton Outlet